Kaynak, İlber Ortaylı'nın "Yakın Tarihin Gerçekleri" adlı eserinden alınan, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden Cumhuriyet'e geçiş sürecini ve bu dönemin kültürel, siyasi, sosyal ve ekonomik dinamiklerini inceleyen çeşitli makalelerden oluşmaktadır. Metin, özellikle Balkan milliyetçiliklerinin yükselişi ve Osmanlı mirası, Trablusgarp Savaşı gibi İmparatorluğun Afrika'daki son günleri, Avrupa devletleriyle olan diplomatik ve ekonomik ilişkiler (kapitülasyonlar) ve Birinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileri gibi konulara odaklanmaktadır. Ayrıca, İstanbul'un kentsel dönüşümü, müzecilik ve kütüphanecilik gibi kültürel alanlardaki sorunlar ile Osmanlı toplumunun modernleşme çabaları ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sırasındaki önemli figürlerin değerlendirmelerine de yer verilmektedir. Ortaylı, tarihi olayları duygusallıktan uzak ve eleştirel bir bakış açısıyla irdeleyerek, Türkiye'nin geçmişiyle yüzleşmesi ve mirasından ders çıkarması gerektiğini vurgulamaktadır.
Metin, İlber Ortaylı'nın Yakın Tarihin Gerçekleri adlı eserinden alınan bölümler olup, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin erken yıllarına kadar uzanan geniş bir tarihsel süreci ele almaktadır. Ortaylı, Balkanlardaki milliyetçiliklerin kökenlerini, Osmanlı'nın modernleşme çabalarını ve Birinci Dünya Savaşı'nın imparatorluklar üzerindeki etkilerini incelerken, Osmanlı'nın Batı devletleriyle olan ilişkileri, özellikle kapitülasyonlar ve borçlanma konularına da değinmektedir. Ayrıca, Türk toplumundaki entelektüel birikim eksikliği, şehirleşme sorunları ve tarih yazımındaki metodolojik yaklaşımlar gibi çeşitli kültürel ve toplumsal konulara da ışık tutmaktadır. Eser, Yahudi göçleri ve Siyonizm'in bölgedeki yansımaları, müzecilik ve eserlerin korunması, ile Osmanlı ailesindeki eğitim anlayışı gibi özel konulara da odaklanarak kapsamlı bir analiz sunmaktadır.
Bu brifing belgesi, Balkan milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve modernleşme çabaları, Türkiye'nin cumhuriyet dönemi, Ortadoğu'daki siyasi ve toplumsal dinamikler, İstanbul'un tarihi ve kentsel dönüşümü, Türk toplumunun okuma ve eğitim alışkanlıkları gibi çeşitli temaları ele almaktadır.
I. Balkan Milliyetçiliği ve Tarihi Dinamikler
İlber Ortaylı, Balkan milliyetçiliğinin "siyasi literatürde yeniçağ Avrupası'nın bir yan ürünü gibi tarif ve takdim" edilmesini "ezbere ve toptancı bir tarif" olarak nitelendirir. Ortaylı'ya göre Balkanlar, "ulusçuluk ve etnik münaferec için biçilmiş bir kıtadır." Bunun nedenleri arasında Balkan halklarının kabilevi yapısı, canlı etnik bağları ve Roma-Bizans dönemlerinden beri etnik oluşum sancılarını yaşamış olmaları yer almaktadır.
- Saptırılmış Tarih Yazıcılığı: "Dünya tarihinde saptırılmış tarih yazıcılığının Balkanlar kadar yıkıcı etkilerinin görüldüğü bir dünya parçası yoktur." Hegelci teleolojik tarih felsefesinin Balkan aydınlanmasını yönlendirmesi bu duruma örnek gösterilir.
- Dış Aktörlerin Rolü: Balkan halklarının Batı Avrupa'daki algıları farklılık gösterir. Örneğin, "Niçin Yunanlı, Bulgar'dan ayrı ve imtiyazlı bir yere sahiptir?" Rusya için Bulgarlar ve Sırplar, Avusturya-Almanya için Sloven ve Hırvatlar, Türkler için Arnavut ve Boşnaklar önemlidir. Rusya ve Türkiye, "Balkan çekişmelerinin dışında kalamıyor" çünkü "Balkanların önemli bir kısmının dindaşı ve ırkdaşı Rusyadır; bir kısmının dindaşı da Türkler."
- Kilise ve Milliyetçilik: 19. yüzyılda Fener Patrikhanesi, Bab-ı Ali'nin yanı sıra Bulgar halkı ve din adamlarının Rum metropolitleri aleyhindeki faaliyetleri ve Rum ruhbanının Bulgarları "Rus casusu diye ihbarları" ile meşguldü. Bulgar halkının çözümü Katolik kilisesine yönelmekte bulması ve Papa'nın kendi dillerinde ibadet etme vaadi, 1860'larda Katolik-Bulgar kiliseleri inşası taleplerine yol açmıştır. Osmanlı, Bulgar kilisesini tanırken, Fener Patrikhanesi 2. Dünya Savaşı sonuna kadar bu özerk kiliseyi tanımamıştır.
- Batı Avrupa ile Farklılaşma: Balkan toplumlarının tarihi gelişimi genellikle Batı Avrupa'nınkine benzemez. Ortaylı, "Balkan ülkeleri için feodal magnatlardan, burjuvazinin doğuşundan söz etmek abes" der. Osmanlı hakimiyeti eski toprak lordlarını eritmiş, ticari burjuvazi ise zayıf kalmıştır.
- Balkan Aydın Sınıfı: "Balkan milliyetçisini Osmanlı meydana getirmiş denebilir." Kalıplaşmış sınıfların olmadığı yerde, köyden yetişen yetenekli gençler, şehirli esnaf çocukları ve hatipli din adamları (Papaz Mihail, Sofroni Vraçanski, Paissi Hilanderski vb.) 18-19. yüzyıllarda milli aydın sınıflarını oluşturmuştur. Balkan aydınları Avrupa diasporasından beslenme şansına sahipti; Venedik, Viyana, Berlin, Londra, Paris'teki kolonilerle kültürel alışveriş yaşanmıştır. Almanca, Balkan Slavlarını çağdaş dünyaya açan asıl dil olmuştur, "Hatta dillerinde 'Russisme'ler yer aldı. Ama Balkan Slavlarını çağdaş dünyaya açan dil, asıl Almanca olmuştur."
- Rusya ve Balkanlar: Friedrich Engels, Rusya'yı Balkanlarda "ahaliye dini ve diliyle yakınlığı olan, başarılı bir kuvvet" olarak tanımlar ancak Rusya'nın Balkanlara nüfuz etmesinden hoşlanmazdı. Lev Tolstoy'un "Anna Karenina" romanının sonunda, "okuyucusuz gazetelerin yazarları ve üyesiz partilerin liderlerinin kışkırttığı kalabalık, Slavları kurtarmaya koşuyordu" ifadesiyle Rusya'nın Balkan politikasındaki çelişkileri eleştirilir. Rusya'da okuyan Balkan Slav gençleri, Rusya'nın "yüksek düzeyde dar bir aydın tabaka, çok zengin müsrif toprak sahipleri, irtikabla çalarak yükselen bir burjuvazi, gaddar bürokrasi ve kalabalık mujiklerden oluşan bir tebaa" yapısını görünce yüzlerini Batı'ya, yükselen Prusya'ya dönmüşlerdir.
- Eğitim ve Basının Rolü: Eğitim ve basın, "hem halkın gelişmesini hem de diktatörlüğü besleyen; hem milliyetçiliği, hem de dış dünyaya yamanmayı kolaylaştıran iki kurumdur." Gazete, haber organı olmanın ötesinde tarih, coğrafya, edebiyat ve ilimleri öğreten bir araç olmuştur. Öğretmenler ve gazeteciler "Delphoi kahini gibi etkiliydiler."
- Balkan ve Ortadoğu Aydınları: 19-20. yüzyıllarda Balkanları inşa eden ve yıkan zümre, "bilgisizlik ve tecrübesizliklerine karşın cüretkar ve örgütçüydüler." Bu coğrafyalarda "aydın" kavramı, "halkına inen sorumlu adam" gibi kısa sloganlarla tanımlanır ve bir kimlik olarak kullanılır. Ortaylı, bu aydınların "bir iki roman çevirisi, yanlı ve basit üsluplu bir iki tarih kitabı, vulgarize bir felsefe risalesi (çeviri) tabii bolca şiir, aydın olmaya yeter" eleştirisini getirir. Şiirin büyüsüne sığınan bu aydınlar, "Ulusçuluk, demokrasi, sosyalizm hepsi şiirle birbirine karışır ve hayatta traji-komik uygulamalar bu rüştüne ermemiş heyecan ve sözde fikri temel üzerinde inşa edilir."
- Milliyetçiliğin Sorunlu Yüzü: Balkan milliyetçiliklerinin en problemli yanı, "kendi özgün geleneksel yaşam biçimini ve kültürünü savunmak derdinde değil." Aksine, "değişimci ve modernist bir saldırgan grup söz konusudur." Bu milliyetçilik, "komşunun toprağını kırpmak ve bölgede nüfuz kurmak kavgası anlamına geliyor."
II. Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu
- Osmanlı ve Gayrimüslimler: Klasik Osmanlı İmparatorluğu'nda "göze batan iki renkli unsur Hellenler ve Türklerdir." 18. yüzyıl Avrupa algısında Türk ve Hellen unsuru birbirinden ayırt etmekte zorlanılır ve "sarıkalı ve cüppeli tipin 'Tirck oder Greick' Türk yahut Yunanlı olmasıdır." Bu tip, "şeytani dinli ama zeki, memleketi güzel, hükümdarı tiran" olarak tasvir edilir. 19. yüzyılda Osmanlı idaresi, okullarda Türkçe dersleri ve Türk tarih-edebiyatı koyarak "Türk dilinin üstünlüğünü artırma ve Türkçeyi bir lingua franca konumuna getirme konusunda çok çabalar gösterdi." Gayrimüslim okullara %33 kontenjan tanınması, "Osmanlılık ideolojisi, her etnik-dini gruptan elit sınıfı yaratacak bir yöntem" olarak kullanılmıştır.
- Libya'nın Kaybı ve İttihatçılar: İtalyan kuvvetlerinin Trablusgarp'ı kolayca işgal etmesi, Osmanlı'nın gafleti ve hazırlıksızlığına bağlanır. "İttihatçı subaylar Libya'da" direnirken, ülkenin Yemen'e asker sevkiyatı yapması eleştirilir. İttihatçıların savaşa giriş sebepleri arasında "çok milliyetperver ve büyük ideallere sahip oluşları, hem de hiçbir zaman özgüvenleri olmayan ve kendilerini değerlendiremeyen bir ekip olmaları" yatmaktadır. "Savaşa girmezlerse birileri gelip onları parçalayacak korkusuna sahiplerdi. Halbuki kimsenin onlara saldıracak hali yoktu."
- İttihat ve Terakki'nin İstihbarat Yapısı: İttihat ve Terakki, "devletin kurmadığı, çok etkili, kalıcı, oldukça da önemli işler gören ve daha bilmediğimiz bir sürü yanı olan bir istihbarat örgütü çıkarmış." Bu örgüt, "misyon sahibi (şiarcı) olan 'Biz biliriz, biz yaparız; istikbali biz inşa ederiz, mazi de bizden sorulur' gibi ham bir tutumun da menşei"dir. Alman kayzerine hürmet eden İttihatçıların kendi hükümdarlarına bu hürmeti esirgemesi, "bir nevi kafa tutma, ama arkası boş bir başkaldırıydı."
- Modernleşme ve Mali Sorunlar: Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyıldaki en büyük sorunu, "vergi kaynaklarını iyi tespit edip bunları sağlıklı vergilendirememesiydi." Modern ordu ve bürokrasi gibi masraflar için yeni vergilendirme sistemleri gerekiyordu. "Kendi kaynakları yetmiyor, üstelik bunları kontrol edip modern bir şekilde kayıt altına da alamıyor." Sanatkarlar ve loncaların durumu, "vahşi bir kapitalist kalkınma götüremeyen" bir anlayışı gösterir. Dışarıdan gelen ucuz ve düşük kaliteli endüstri ürünleri, yerel manifaktür ürünleriyle rekabet edememiştir. "Türkiye'de müşteriye hitap diye bir şey yoktu."
- Sultan Vahideddin'in Sürgünü: Sultan Vahideddin'in İstanbul'dan ayrılması, "neredeyse hiçbir şey yok. Kendi altınları, yüzükleri, kasasındaki değerli eşyalar; eş ve kızlarından hiç kimseye de bir şey almıyor." Yanındaki küçük mal varlığının kumarla kaybedilmesi, padişahın sefalet sınırında yaşamasına neden olmuştur. "Devletin aleyhinde, generaller hakkında, Mustafa Kemal Paşa hakkında aleyhte konuşmama bütün hanedanda vardır."
- I. Dünya Savaşı'nın Etkileri: I. Dünya Savaşı, Rusya'nın hazırlıksız girmesi ("her 3 Rus askere 1 tüfek düşüyordu") ve Kont Witte'nin "Bu savaşta sadece siz değil, hiç kimse kazanacak; tahtlar, taçlar, din, anane hepsi yok olacak!" feryadıyla özetlenir. Savaş, banknotların basılmasıyla para düzenini altüst etmiş ve kadınların ekonomik hayata girişi gibi toplumsal değişimlere yol açmıştır. "İkinci Dünya Savaşı, aslında, cephe gerisindeki sivil halkın arasında daha fazla tahribat yapmıştı."
- Kurtuluş Savaşı ve TBMM: Ankara'da 23 Nisan 1920'de açılan TBMM, "ilk defa 'Türkiye' olarak zikrediliyor." Bu meclis hükümeti, "bir nebze ihtilalci bir hükümettir; Fransız konvansiyon meclisi gibi, hatta örnek vermek gerekirse o devirde komşusu olan Sovyet idaresi gibi meclise dayanan bir idare sistemidir." Muhalefetle birlikte yürütülen Kurtuluş Savaşı, "hakikaten enteresan, ince bir politika yürütüldüğü"nü gösterir. 1 Kasım 1922'de saltanat ilga edilmiş, son halife Abdülmecit Efendi'nin konumu koruyamaması üzerine 24 Mart 1924'te hilafet de ilga edilmiştir.
- Lozan Antlaşması: 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması, "Türkiye Devleti'nin hem sınır hem müesseseler hem de hayatı bakımından kuruluşunu tayin eden çok önemli bir antlaşmadır." Ortaylı, bu antlaşmanın "bir uzlaşma" olduğunu ve "Yeni Türkiye hukukunu kabul ettirmiştir" şeklinde yorumlar.
- Cumhuriyet ve Demokrasi: 1923 Meclisi'nde cumhuriyet rejimine onay verenlerin sayısı 286 üyeden sadece 158'dir, diğerleri çekimser kalmıştır. Laik cumhuriyet rejiminin oturması için uzun zaman gerektiği, başarısız demokrasi denemeleri (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası) ile görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti'ni 3. Dünyadan ayıran en büyük özellik, "eski bir imparatorluğun askeri ve bürokratik geleneğine dayanıyor olmasıdır." Ayrıca "meşruiyet, yani kanunilik esası göze çarpmaktadır" ve "demokrasi mücadelesi" önemlidir. Türkiye, "Hindistan'dan sonra kesintisiz ve çoğulcu toplum sistemleriyle ne olursa olsun götüren Türkiye olmuştur."
- Atatürk ve Din: Atatürk'ün din konusundaki iç dünyası hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte, "uçuk biri değildi" ve "hayalci bir lider tipi yok." İstiklal Harbi yıllarında ve sonrasında yanında din bilginleri bulunmuştur, ancak Atatürk'ün onlarla sürekli mesele tartışan bir karakteri olmadığı belirtilir.
III. Ortadoğu ve Güncel Dinamikler
- Bölgesel Yapı ve İmparatorluklar: Ortadoğu, "imparatorlukların ülkesi" ve "ulaşım teknolojisinin ilk geliştiği bölge" olarak tanımlanır. Bölge, "diller ve dinler arası gerçek bir enternasyonalizmin ülkesi" olmuştur. Roma'nın Mısır'ın mali sistemini öğrenerek devletleşmesi, İslam hukukçularıyla Romalıların hukukçularının yakınlığı vurgulanır.
- Siyonist Göç ve İsrail-Filistin Sorunu: Birinci Dünya Savaşı sonrası "Yahudi yerleşimi kısa zamanda kültürel özerklik ve idari katılım isteyen bir tutumdan silahlı mücadeleci bir politikaya yöneldi." Nazi zulmünün yarattığı göçle güçlenmiştir. İsrail'in kuruluşunda Filistinlilere karşı acımasız davrandığı belirtilir ve yerleşimcilerin sayısının artmasıyla sorunların çözülmez boyutlara ulaştığı ifade edilir.
- Arap Dünyası ve Monarşiler/Diktatörlükler: Arap devletleri, İsrail ile savaşa girerken "çok hazırlıksız, donanımsız, bağımsızlığı olan ama çoğunun ordusu iyi eğitilmemiş" durumdaydı. John Bagot Glubb Paşa'nın Ürdün ordusunu eğitirken "Bunlara önce saldırgan olmayı öğretmeliyim" demesi, Arap halkının savaşçı yapısının olmamasıyla açıklanır. Ortadoğu'daki monarşilerde aşiret yapısı ve kabileler arası denge önemlidir. Hükümdarların mutlak hakimiyetini sınırlayan unsurlar olsa da, kamu kurumları ve hizmetleri gelişmemiştir. Cumhuriyetçi diktatörler "istenen mekanizmayı geliştirebilmiş değil." İşadamları ve sanayici gibi "ensesi kalın bir zümre"nin olmaması, "herkes kendi gemisini kurtarır" durumunu yaratır.
IV. İstanbul'un Tarihi ve Kentsel Dönüşümü
- Beyoğlu ve İstanbul'un Kozmopolitizmi: Beyoğlu, bir "taşra kozmopolitizmiydi ve demodeydi." Ortaylı, İstanbul'un farklı bölgelerinde (Beyoğlu, Üsküdar, Kadıköy, Surluçi) yaşayanların birbirlerinden habersiz olduğunu ve mühendislerin bile şehrin kültürel ve mimari yapısını yeterince anlamadığını belirtir.
- Kentsel Tahribat: "Şehzadebaşı'nın konakları yıkıldı" ve İstiklal Harbi'nin abidevi mekanları yok edildi. Sultanahmet Adliyesi gibi çirkin binaların hem çevrenin üst görünümünü hem de alttaki arkeolojiyi tahrip ettiğini, hatta Osmanlı katmanının da yok olduğunu belirtir. Ortaylı, bu binanın yıkılması gerektiğini savunur.
- Tarihi Eser Hırsızlığı: Piyale Paşa ve Mesih Mehmet Paşa Camii'nin çinileri, Yahya Efendi'nin halıları gibi paha biçilemez tarihi eserlerin çalınması, "bilinçsizliğin değil, düpedüz paranın getirdiği hırsızlık mekanizmasının işlediğini" gösterir.
- Çözüm Önerileri: Sur içi İstanbul için "arazi bir an evvel büyük istimlaklerle kurtarılmaz, yeni bir imar düşünülmez, yeni bir idari düzenleme getirilmez ise, diğer bir deyişle Paris'in ortası gibi seçim mekanizmasına dayanmayan bir şekilde idare edilmezse burası için kurtuluş yok." Yedikule'de surların yanına marina yapılması gibi yatırımların referandumla kararlaştırılması gerektiğini savunur. Şehir arazisinin "miri statüden çıkarılması lazım; ya satılacak veyahut koruma bölgesi olarak çitlenecek."
V. Türk Toplumunun Okuma ve Eğitim Alışkanlıkları
- Okumayan Toplum: Ortaylı, "Okumayan bir toplumuz" diyerek sanatçısından öğrencisine kadar herkesin az okuduğunu vurgular. Üniversite öğrencilerinin makalelere bile ilgi göstermediği, kitap kullanmayı bilmedikleri belirtilir.
- Sözlü Kültürün Devamı: "Sözlü kültür öğrenme düzeni için artık yeterli değil, ama bazı toplumlar henüz bu aşamanın ötesine geçemedi." Dinlerin okumayı değil, din adamlarının anlatılarını ezberlemeyi teşvik ettiği yönündeki yaygın inanışın her din için geçerli olduğu ve okumanın yayılmasının dinin toplumdaki kontrolünü azalttığı ifade edilir.
- Ailedeki Eğitim Eksikliği: Osmanlı toplumunda çocuk okutmanın, ailenin okumuş üyelerinin katkısından çok, "çocuğa çarşıdan cepken almak gibisinden bir sorumluluktu." Yahya Kemal'in çocukluk anıları örneğiyle, okuryazar bir Avrupa'lı babanın aksine, çocuk eğitiminin ailede zayıf kaldığı, okula terk edildiği belirtilir. "Oysa bireyin okuma alışkanlığı büyük ölçüde çocuklukta ailede verilen eğitimin sonucudur."
- Aydın Sınıfı Yoksunluğu: "Kuşaktan kuşağa aydın olarak kurumlaşan bir sınıfımız yok." Toplumun, çocuklarını okuyarak büyüten ve çocuk okumaya yönelik bir edebiyat yaratabilen bir toplum olmadığı vurgulanır. "Litteras denen yazılı kültürün, okumaya dayanan eğitimin verilemediği bir toplumda, hiç kimse 'bu asır başka asırdır' diye bilgisayarların mucizeler yaratmasını beklemesin."
VI. Diğer Önemli Tespitler
- Osmanlı'nın Tanımı: Osmanlı, kendini "Müslüman ve Türk olarak görür." Ancak "Türk olmayan, Müslüman olmayan Osmanlı da vardır." Osmanlı İmparatorluğu, bir Ermeni tüccar için "güvenceli, düzgün, asayişin ve ilerlemenin mümkün olduğu bir toplum" olarak görülebilir.
- Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri: Atatürk'ün çok partili hayata geçiş denemeleri, "kahvehane tabirleri" ile açıklanamayacak kadar ciddi stratejilerdi.
- Seçim Sistemleri ve Demokrasi: Osmanlı'da Tanzimat döneminde kurulan "muhassıllık meclisleri"nde Müslüman ve gayrimüslim yerel halk temsilcileri, mülk sahibi olma ve ahlak gibi kriterlerle ilkel ama sağlam bir usulle seçilmiştir. 1876 Kanun-i Esasi'ye kadar bu sistem devam etmiştir. II. Meşrutiyet seçimlerinin ilki sağlıklı, ikincisi ise "sopalı seçim" olarak adlandırılan "oldukça güdümlü bir seçim sistemi"dir. Cumhuriyet döneminde tek parti idaresi olmasına rağmen, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka gibi muhalif partilerin varlığı önemlidir. Yüzde 10 seçim barajı eleştirilir ve "İktisadi krizin ya da anormal zamanların olayını her zamana yaymanın manası yoktur" ifadesiyle bu tür katı kuralların mantıksızlığı vurgulanır.
- Türk Ordusu ve Köylülük: Türk ordusu, "dünyadaki sayılı ordulardan biri" olarak çok önemli bir kurumdur. Türk köylüsü ise "hem üretken hem de kendine göre sağlamlıkları vardır. Üstelik aynı zamanda da bir teminattır." "Sözde liboş iktisatçılara" köylülüğü ortadan kaldırmaya çalışmalarına taviz verilmemesi gerektiği, aksi takdirde ekonomik sistemin çökeceği ve "milletin asıl değerlerini ve ahlakını muhafaza eden Türkiye taşrasının sarsılacağı" belirtilir.
- İttifak Arayışı: Türkiye'nin "devamlı ittifaklar araması gereken bir ülkedir." Avrupa Birliği'ne girilebiliyorsa girilmesi gerektiği, ancak "mümini olmamak lazım" denilerek mesafeli bir yaklaşım sergilenmesi tavsiye edilir.
Bu brifing, İlber Ortaylı'nın Türkiye ve çevresine dair derin tarihsel ve kültürel analizlerini, kendine özgü üslubu ve eleştirel bakış açısıyla ortaya koymaktadır.