Enine Boyuna Türkiye - İbrahim Kalın

Bu metinler, Türkiye'deki çeşitli toplumsal, siyasi ve hukuki konulara odaklanmaktadır. Tartışmalar, geleneksel mahalle yaşamının dönüşümünden başlayarak, merkez-çevre ilişkileri, modernleşme, kimlik ve kuşaklararası farklar gibi konuları ele almaktadır. Aynı zamanda geçmiş travmaların günümüz toplumu üzerindeki etkileri, hukuk sisteminin işleyişi ve güven sorunları gibi hassas meseleler de değerlendirilmektedir. Metinlerde ayrıca parti kapatma davaları, medyanın rolü ve laiklik kavramı üzerine farklı bakış açıları sunulmaktadır. Genel olarak, metinler Türkiye'nin yaşadığı hızlı değişim ve dönüşümün çeşitli boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Bu brifing belgesi, "İbrahim Kalın - Enine Boyuna Türkiye.pdf" dosyasından alınan metinler üzerinden Türkiye'deki güncel ve tarihsel toplumsal, siyasi, kültürel ve hukuki tartışmaları ana temalar ve önemli fikirler ekseninde incelemektedir.

Ana Temalar ve Önemli Fikirler:

Mahalle ve Çevre Baskısı:

  • Metin, modernleşme sürecinin sarstığı geleneksel mahalle dayanışmasının bir "güzel hatıra" olarak kaldığını belirtir.
  • Ancak asıl üzerinde durulması gerekenin "mahalle"den çok "çevre" ve "cemaat/sosyal baskı" olduğu vurgulanır.
  • İnsanların normlar, yaşam tarzları ve hayata bakış açıları itibarıyla birbirlerini etkilemesinin bir sosyal olgu olduğu ve bu çevre baskısının Batı'da veya Doğu'da her yerde var olduğu ifade edilir. Bir futbol kulübünün üyesi olmanın bile çevre baskısı yarattığı örnek gösterilir.

Orta Doğu'nun Dönüşümünde Kadının Rolü:

  • Orta Doğu'nun dönüşümünde kadının özel bir önem taşıdığı, çünkü kadınların bölgede en fazla ihmale uğramış durumda olduğu belirtilir.
  • Kadının maddi, manevi ve fonksiyonel olarak kendisine yabancılaşmaması, kişiliğini yakalayabilmesi için doğru anlaşılması ve tanınması gerektiği savunulur.
  • Modernleşme sürecinde geleneksel Müslüman kadının entelektüel ve iş hayatı bakımından gösterdiği büyük çabanın göz ardı edilmemesi gerektiği vurgulanır. 90'lardan günümüze gelen kazanımların korunması gerektiği ifade edilir. Kadının tedirgin edilmeden aktif bir rol verilerek dönüşümün kadın üzerinden sağlanabileceği düşüncesi dile getirilir.

Türkiye'nin Paradigma ve Zihniyet Arayışı:

  • Türkiye'nin, olayları anlamada ve çözüm bulmada yeterli olamama süreci yaşadığı ve bu sürece dönük bir paradigma, model ve zihniyet geliştirme arayışında olduğu belirtilir.
  • Ekonomiden dış politikaya, Kürt sorunundan kadın sorununa, zihniyetten kimliğe, sanattan sinemaya kadar tartışılan her konuda hem somutun hem de zihniyetin tartışıldığı, ayrıca dünyanın değişen yapısı içinde olayların nasıl üretildiği ve kendini yeniden nasıl ürettiği üzerinde durulduğu ifade edilir.
  • Değişen dünyanın büyük sorularına yanıt verebilmek için çok boyutlu düşünmeye ve farklı disiplinleri bir araya getirmeye vurgu yapılır.

Davutoğlu'nun Merkez Ülke Teorisi ve Stratejik Derinlik:

  • Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik" kitabının arkasındaki felsefi çerçevenin tartışılması amaçlanır.
  • Davutoğlu'nun yerel ile evrensel arasındaki dinamizm ve ilişki meselesini, evrensel olana aidiyet duygusu (varoluş bilinci), medeniyet öznesi olma durumu (tarih bilinci) ve mekana ait olma olgusu (stratejik bilinç ve derinlik) olarak formüle ettiği aktarılır.
  • Davutoğlu, ülkeleri beş kategoriye ayırır: merkez ülkeler, kıta ülkeleri, kenar ülkeler, geçiş ülkeleri ve ada ülkeleri.
  • Merkez ülkelerin dört ana özelliğini sıralar:
  • Coğrafi derinlik: Belli bir coğrafyaya hapsedilmesi zor olan ülkeler. Afro-Avrasya kıtasının jeopolitik kontrol alanlarına yakın ülkeler örnek olarak verilir (Rusya, Almanya, Türkiye, Mısır, kısmen İran, İtalya, Fransa). Türkiye'nin coğrafi özellikleriyle (Asya ve Avrupa'da toprakları olup Afrika'ya mücavir olması, altı-yedi bölgeyle tanımlanabilmesi) yegane ve büyük avantaja sahip olduğu vurgulanır. Eğer coğrafi derinliğe sahip ülkeler birden fazla bölgeyle mücavirlerse ve tarihi/coğrafi sorumluluklarla ulusal sınırlar arasında çatışma yaşıyorlarsa, sınırların esnemek zorunda kaldığı belirtilir (Balkanlardaki, Irak'taki, Gürcistan'daki, Suriye'deki krizlerden kaynaklanan insan akışı örnek verilir).
  • Tarihi süreklilik ve derinlik: Kendini geriye doğru ne kadar kuşatıcı bir tarihin parçası addetmenin geleceğe doğru o kadar etkin olmayı sağladığı belirtilir. Türkiye'nin kadim medeniyet havzalarıyla ilişkiye geçen (Orta Asya, İran, Roma, Yunan, Mezopotamya, Mısır, Hint) ve bunları harmanlamış bir tarihi birikime sahip olduğu ifade edilir. Osmanlı tecrübesinin çok geniş coğrafyaya yayılarak muazzam bir harman oluşturduğu ve ulus devlet tecrübesinin bu harmanı tekrar harmanladığı anlatılır.
  • Kültürel geçişgenlik ve etkileşim: Kültürel etkileşimin önemi vurgulanır.
  • Ekonomik ünitelerle olan irtibatı: Ticaret, enerji ve teknolojik aktarım hatlarındaki konumun önemi belirtilir. Türkiye'nin özellikle enerji aktarımını bir dış politika aracı olarak kullanma çabası örnek verilir.
  • Bu özelliklere sahip bir merkez ülkenin dış politika formülasyonunda ince gücün, yumuşak gücün, etkin diplomasi, kültürel etkileşim, ekonomik havza ve güçlü askeri yapılanma gibi bütün araçları kullanması gerektiği ifade edilir.
  • Merkez ülkeler için olduğu yerde durma şansı olmadığı, ya küçüldükleri ya da etki alanlarını genişleterek nüfuz sahibi oldukları belirtilir. Türkiye'nin soğuk savaş sonrası dönemde çevresiyle yeniden uzlaşması (çatışmayı aşmak, yeni ekonomik ve kültürel siyasal bütünleşme sağlamak) gerektiği savunulur. "Komşu ülkelerle sıfır problem" ilkesi bu çerçevede geliştirilmiş bir ilkedir. Türkiye-Suriye ve Türkiye-Gürcistan ilişkileri örnek olarak verilir.
  • Proaktif bir diplomasi geliştirerek çevredeki problemlerle ilgilenmenin (Kosova'dan Filistin'e, Abhazya'dan Suriye'ye, İran'a) ulusal çıkarın merkezde olduğu, ancak salt çıkar esasına değil bir vizyonla yapıldığının algılanması gerektiği ifade edilir. Türkiye'nin dış politikadaki adımlarının başlangıçta kopuk taktikel olarak algılansa da sonradan tutarlı ve ilkeli olduğu görülmüştür.

Medeniyetlerin Doğuşu ve Şehirlerin Rolü:

  • Yeni medeniyetin epistemolojiye yeni bir sistematik kazandırdığı, insan hayatını yeniden düzenleme çabasına girdiği, hukukla ahlak arasında yeni bir tanımlama ortaya koyduğu ifade edilir.
  • Medeniyetin ortaya çıkışını sağlayan unsurlardan biri olarak "mekân unsuru" vurgulanır. Bununla, medeniyet havzasının önünü açacak jeopolitik, jeo-ekonomik ve jeo-kültürel hayat alanı kastedilir.
  • Jeo-kültürel hayat alanı içinde şehrin doğuşu vardır. Şehir tarihçiliğinin Türkiye'de yeterince gelişmediği, oysa şehir tarihçiliği olmadan medeniyet tarihi yapılamayacağı, Orta Doğu ve uluslararası ilişkiler üzerine konuşmanın zor olacağı belirtilir. Kudüs, Bağdat, Şam, Kerkük gibi şehirlerin tarihini bilmenin çözüm üretmenin parçası olduğu ifade edilir.
  • Medeniyetlerin şehirlerle birlikte tarih sahnesine çıktığı ve farklı şehirlerin (Delhi, Pekin, Marakeş, Berlin, Londra) farklı medeniyetlerin yansıması olduğu, bunun çatışma amacı taşımadığı, insan doğasının ve farklı zihniyet kalıplarının tarih sahnesine çıkması olduğu ve büyük bir zenginlik olduğu savunulur.
  • Bir medeniyeti tarih sahnesine çıkaran son unsurun siyasal düzen olduğu, çünkü bütün bunların bir siyasal düzen, dünya düzeni ve uluslararası düzen kurma çabasını beraberinde getirdiği belirtilir.

Sosyal Kimlik, Travma, Yas ve Çatışma:

  • İnsanların kendilerini iyi hissetmesi gerektiği, bunun kişisel olarak özgüven (self-esteem) ve izzet-i nefisle ilişkili olduğu ifade edilir.
  • Aynı durumun sosyal kimlik için de geçerli olduğu, sosyal kimliğin de bir değerlendirme sonucunda olumlu bulunması gerektiği belirtilir. Sosyal kimliğin değerlendirmesinin sadece sosyal karşılaştırmayla mümkün olduğu savunulur.
  • Sosyal kimliğin nesnel bir kriteri olmadığı, bu nedenle diğer kimliklerle kıyaslandığı ifade edilir. Örneğin, Türk-Yunan kimliği karşıtlığında, savaşta yenenin üstte, yenilenin altta kaldığı, bu durumda kimliğin zedelendiği ve özgüvenin yara aldığı anlatılır.
  • Özgüven yara alınca bunu tamir etmek için stratejilere ihtiyaç duyulduğu, çatışmanın bu tamir yollarından biri ve tehlikelisi olarak görüldüğü belirtilir.
  • Travmanın, kişinin kimliğinin kendisi açısından bir saldırıya maruz kalması, kimliğinin tehlikeye düşmesi (self-esteem'in düşmesi) olarak görülebileceği ifade edilir. Bu durumun bireyi depresyona ittiği gibi, birçok insanın paylaştığı sosyal kimliği de depresyon gibi umutsuzluğa sürükleyebileceği anlatılır.
  • Yas tutmanın biyolojik olarak insanlara ait olduğu, hayvanların bile yas tuttuğunun örneklerle gösterildiği belirtilir. Yas tutmanın gerçeği kabul etme ve zenginleşme anlamına geldiği ifade edilir.
  • Toplumsal travma ve yas süreçlerinin, toplumları konumlarını iyileştirmek ve psikolojilerini düzeltmek adına harekete geçirdiği ve bazı stratejiler ürettiği anlatılır. Değerlendirme boyutunun değiştirilebileceği (askeri alanda zayıf olunduğunda başka alanlarda üstün olunduğunun savunulması) veya mevcut durumu değiştirme çabasına girilebileceği (askeri alanda güçlenip sonra yenme) örnekleri verilir. Boyutu değiştiremediği zaman çatışmanın tam da o noktada çıktığı düşüncesi dile getirilir.
  • Milletlerarası ilişkilerde müzakerelerde en tehlikeli zamanın tam anlaşmaya varmadan önce, kimliklerin birbirine çok yaklaştığı an olduğu ("akordiyon fenomeni") ve bu durumda kimliğin bulaşacakmış gibi hissedilerek korkulduğu ve her şeyin bozulduğu anlatılır.
  • Bu durumda, stres altında düşmanla aynı olunamayacağı ve araya psikolojik bir duvar olması gerektiği (delikli peynir gibi, konuşulabilen ama çok yaklaşılmayan) öğretisinin önemi vurgulanır.
  • Toplumsal travmaların "alevlendirilebileceği" ve bu alevlendirme meselesinde olumlu rol oynayacak bilgin kişilere ve sivil organizasyonlara ihtiyaç olduğu belirtilir. Türkiye'de gelişen sivil organizasyonların önemine değinilir. Türkiye hakkındaki olguların "kalıplaşmış" olduğu ve PKK konusundaki fikirlerin de kalıplaştırılmasının tehlikesine dikkat çekilir. Türkiye'nin gurur duyulacak birlikteliğini dünyaya anlatması gerektiği, aksi halde otomatik olarak "Türklerin Kürtlere eziyet yapan bir ülke" olarak görüleceği endişesi dile getirilir.
  • Türkiye'deki Kürtlerle Türkler arasındaki ayrımın uluslararası ayrımlar kadar kategorik olmamasının bir şans olduğu, ancak sosyal kimliklerin gerçek olduğu ve tarihsel derinliklerden geldiği kabul edilmesi gerektiği savunulur.
  • Devletin psikoterapist rolü üstlenerek, gönlünü geniş tutarak, grupların kendini ifade etmesine olanak tanıyarak bir diyalog ortamı oluşturmasının önemine vurgu yapılır. Bu ortamın gruplar konuştukça, karşılıklı empati oluşturuldukça yakınlık yaratacağı ve düşmanlığı azaltacağı belirtilir.
  • Terör yapılarıyla konuşmaktan farklı olarak, topluluklarda grup arası çatışma izlenimi ve havasının gündelik hayata inmesinin çok riskli olduğu ifade edilir. Türkiye'deki bir buçuk milyon evliliğin ve sıra gecesi gibi sosyal aktivitelerde kimliğin ön plana çıkmamasının gündelik hayatta ayrışmayı engellediği örnek verilir.

Kürt Meselesi ve Çözüm Arayışları:

  • Kürtlerin haklı talepleri olduğu ve Osmanlı'nın dağılma sürecinde ve Kurtuluş Savaşı'nda bağımsız devlet tercih etmeyerek kader birliği yapmış Türk ve Kürt toplumlarının kimliğinin, kültürünün, varlığının reddedilmesinin insani olmadığı ve acı verici olduğu belirtilir. Kırılmanın orada başladığı ve isyanlara yol açtığı ifade edilir.
  • "Eve dönüş yasası"nın bir pansuman olduğu, terör gibi paramparça olmuş bir bedene pansumanla sonuç alınamayacağı, daha derin sorunlara odaklanılması gerektiği savunulur.
  • Dağa çıkış durumunda inanılmayacak kadar büyük istismar sahaları olduğu (ekonomi, erken yaşta evlilikler) ve bu bataklıkla ilgilenilmesi gerektiği vurgulanır.
  • Eğitim sisteminde bile terör örgütüne eleman yetiştiren liselerin ortaya çıkmış olmasının tehlikeli bir durum olduğu belirtilir.
  • Problemi kaşıyıp tartıştırıp kendi içinde sorun açmaya yönelik stratejilere karşı uzun süreli bir yol izlenmesi gerektiği ifade edilir. Kısa cevapların olmadığı, sorunu çözme konusunda tanımlanmış bir hedefin olması ve bunun birden fazla ayağının görülmesi gerektiği anlatılır.
  • Çözüm için gerekli altyapı ve envanterin (sosyolojik ve ekonomik veriler) eksik olduğu belirtilir. Muhalif olmanın sadece karşı çıkmak olarak anlaşılmasının çözümsüzlüğe yol açtığı ifade edilir. Çözüm için öncelikle çözümden yana olmak, iyi niyetli olmak, istemek ve eksik verileri elde etmek gerektiği savunulur.
  • Doğu ve Güneydoğu'da halkın AK Parti'ye açık destek verdiği ve AK Parti'nin bunu iyi kullanması gerektiği belirtilir. AK Parti'nin, geçmişte binlerce köyün boşaltılması gibi önemli hatalardan yana ciddi bir sorumluluğu olmaması avantaj olarak görülür. Kırsal olan Kürt meselesinin göç sebebiyle şehirleştiği ve hala ciddi bir iyileştirme çalışması yapılmadığı ifade edilir.

Türban Meselesi, Laiklik ve Rejim Tartışmaları:

  • Türban meselesinin sadece bir mağduriyet sorunu olmadığı, politik modernliğin temel sorunsalıyla ilgili olduğu, laiklik, sekülarizm, din, toplum ve devlet ilişkisi üzerinde yeniden düşünmeyi gerektirdiği belirtilir.
  • Dünyanın değiştiği, demokrasilerin geliştiği, laikliğin evrimsel bir kavram olduğu ve Fransa'da bile geliştiği, bu gelişmeler ışığında her şeyin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ifade edilir. Aksi halde, sadece iki-üç klişeyle idare etmenin sıkıcı olacağı düşüncesi dile getirilir.
  • Türbanlı kadınların görünür olmaya başlaması ve medyada yer almasının, "başı kapalılar konuşamaz, kendilerini savunamaz" gibi ön yargıları yıkacağı ve onların akıllı, okumuş, bilim kadınları, romancılar olduğunun görülmesini sağlayacağı için hayırlı bir şey olduğu savunulur.
  • Dinin esas olarak siyasete alet edilmesi ve erkekler üzerinden siyasetin kadınların örtünmesine yönelik sürdürüldüğü eleştirisine yer verilir.
  • Cumhuriyet modernleşmesiyle beraber kadınların manto ve başörtüsü giymeye başladığı, 80'lerde türbanın yeni bir modernleşme kodu olarak ortaya atıldığı, 90'lardan itibaren ise türbanın başörtüsünün yerine ikame edildiği ve bunun başörtülülerin tarihinden koparılmak istenmesi, "tekinsiz bir kimlik içine hapsedilmek istenmesi" olarak yorumlandığı belirtilir. "Bunlar yeni çıktı" demenin anlamlı olmadığı, çünkü her şeyin değiştiği ve aydınlanmaya ihtiyaç olduğu ifade edilir.
  • Kadınların "aldatılmış, zavallı kadınlar" olarak görülmesi tavrının yanlış olduğu, herkesin dini inancına saygı duyulması gerektiği, Türkiye'nin bir İslam ülkesi olduğu ancak bir rejiminin olduğu ve rejime sahip çıkılması gerektiği savunulur. Rejim değiştiği zaman yanlışların ilk kadınların teninde hissedileceği endişesi dile getirilir. Kadınların kullanıldığı, namus cinayetlerinde indirim yapılması gibi durumların korkuları beslediği ifade edilir.
  • Türkiye'deki din algısının, laiklik algısından çok fazla ayrı tutulamadığı ve sağlıksız bir şekilde birbirine karşıt olarak işlendiği, bunun laikliğin işleyişini zedelediği belirtilir.
  • Türkiye'nin aydınlanmayı, bilimselliği, pozitivizmi algılama tarzının 19. yüzyılın bir pozitivizmiyle ilişkilendirildiği, oysa Avrupa'da bile laiklik ve pozitivizmin bu tarzı aştığı ifade edilir. Aydınlanmanın bir damarının dine karşı konumlandığı ancak çok daha önemli bir kısmının dinle son derece barışık olduğu (Kant, Newton örnekleri) hatırlatılır.
  • Türkiye'de din konusunun en çok ciddiyet istediği halde en fazla fütursuzca girilen bir alan olduğu, kullanılan terminolojinin ilkokul seviyesinde bile olmadığı, basında, aydınlarda bile temel kaynakların ve bilgi birikiminin yok sayıldığı belirtilir. Din uzmanlarının da yok sayıldığı ifade edilir. Türkiye'de dinin medya tarafından bir "korku alanı" olarak kullanıldığı ve bunun devletle kurduğu ilişki dolayısıyla olduğu savunulur. Medyanın toplumun taleplerini yukarı iletmek yerine, devletin istediği toplum kurgusunu korku soslarıyla aşağıya boca ettiği anlatılır.
  • Din hakkında bilgi sahibi olmakla ilgili olarak, Alevilik gibi bazı konularda uzmanlık gerektirmesine rağmen genel anlamda İslamiyet hakkında herkesin rahatça yorum yapabildiği eleştirisi getirilir. Kimyagerlik eğitimi almış ve YÖK Başkanlığı yapmış birinin İslam felsefesi ve fıkıh konusunda ahkam kesmesi örnek verilirken, kendi alanındaki gelişmelerden uzaklaştığı için meslektaşlarına ayıp olmaması adına o alana dönmeyeceğini söylemesi arasındaki çelişkiye dikkat çekilir.
  • İlahiyat eğitim sisteminin genellikle hüküm kavramı etrafında döndüğü, sorgulamanın az olduğu, oysa Türkiye'de oluşan birikimin hikmet kavramı etrafında birleştiği ve sorgulayıcı olduğu ifade edilir. Din bilgisi kirlenmesinde ve dinin magazinleşmesinde ilahiyatçıların da katkısı olduğu eleştirisi getirilir. Kitle iletişim araçlarının, dipnotluk katkısı olmayan insanlara din otoritesi olarak mikrofon uzattığı belirtilir.
  • Sokaktaki insanın yüzyıllardır sözlü gelenekle gelen tecrübesinin (Oruç Baba türbesine eşyaları sürtmek gibi adetler) ne olacağı sorulur. Bilgi ve inanç arasında sınırın belli olmadığı bir devamlılık olduğu, bazı şeylere inanıldığı, bazı şeylerin daha fazla bilindiği belirtilir. "Birileri bilir, öbürleri sadece inanır" ayrımından çıkılması gerektiği savunulur. Kimsenin kimseye "en doğruyu ben biliyorum"u dayatamayacağı, uzlaşının evrensel ilkeler (insanlık onurunda eşitlik, adalet, dürüstlük) üzerinde olması gerektiği vurgulanır.
  • Anayasanın eşitlik ilkesini (dil, din, cins, ırk farkı gözetilmeksizin kanun önünde eşitlik) içermesine rağmen, başlangıç bölümünde milli menfaate aykırı olursa hakların korunmayacağının belirtilmesinin bir çelişki olduğu ifade edilir. Milli menfaati kimin tespit edeceği sorulur ve tabii hukuk ilkelerine dayanan tutarlı bir hukuk sistemi kurulması gerektiği savunulur. "Zarara, zarar ile mukabele yoktur" ilkesinin önemi vurgulanır.

Hukuk, Siyaset ve Adalet Sistemi:

  • Yasakların kalkması gerektiği, bunun başka çaresi olmadığı savunulur.
  • Ceza yasalarının içeriğinden çok, o dönemin siyasi koşullarına göre aktif ya da pasif olmasının önem kazandığı belirtilir. 301. madde, 159. madde ve 312. madde örnekleri verilir.
  1. maddenin metninin vahim ve problemli olduğu, değişikliğe rağmen aktif halden pasif hale getirildiği ifade edilir. Ancak sorun yasa metni kadar, uygulayıcı, şikayetçi ve mağdurun "siyasallaşmış hukuk algısı"nda yatmaktadır. 301. maddenin Türkiye'deki çeşitli sorunlar etrafında yaşanan bir "siyasallaşma süreci"ni ifade ettiği savunulur.
  • Türkiye'deki yargı sisteminin, teknik olarak doğru karar vermesi gereken savcı ve hakimlerin bile siyasi etki altında kalabildiği eleştirisi getirilir. "Savcıların siyasi meşreplerine göre dikkate alınması", "soruşturma süreçlerinin adeta bir hüküm, yargı verme, yargılama, yaftalama gibi bir işlev görmesi" örnek olarak verilir.
  1. maddenin ifade özgürlüğü önündeki tek engel olarak görülmesinin doğru olmadığı, temel problemin sadece 301. madde olmadığı, dolayısıyla ifade hürriyetinin yaygınlaştırılması için TCK, Siyasi Partiler Kanunu ve Dernekler Kanunu'ndaki bütün engellerin kaldırılması gerektiği belirtilir.
  2. maddenin toptan kaldırılmasından yana olunduğu, bunun bir "psikolojik sınır" olduğu, ancak bunun "her türlü hakaretin herkese açık hale gelmesi" anlamına gelmediği, çünkü hakareti koruyan başka maddelerin olduğu ifade edilir.
  • Devletin, terör örgütlerine ve suç şebekelerine karşı bilgi veren insanlara af yasaları, topluma kazandırma yasaları, estetik ameliyat, para yardımı, koruma gibi yöntemler uygulamasının gelişmiş ülkelerde görülen bir durum olduğu, Türkiye'nin de bu örnekleri uygulayacağı ancak mevcut yasaların (pansuman gibi) yetersiz olduğu eleştirisi getirilir.
  • Yargıya güven meselesinin, Anayasa Mahkemesi'nin milli iradeye ortak olduğu gerekçesiyle itirazlarla zedelendiği belirtilir. Kapatma davası ve Ergenekon davasının birbirine bağlanması gibi durumların kutuplaşmayı artırdığı ve toplumsal kaygıları ifade ettiği düşüncesi dile getirilir.
  • Siyasi partilerin lider partileri mi olduğu, yoksa milletvekillerinin kendi özelliklerini anlatarak hak ettikleri bir şey mi olduğu, yoksa bin beş yüz delegeden oluşan bir "delege imparatorluğu" mu olduğu sorgulanır. Siyasi partiler yasasının ve milletvekili seçim sisteminin (nasıl seçilir, nasıl oy kullanılır, nasıl tekrar seçilemez) anayasa değişikliklerini de belirleyecek öneme sahip olduğu savunulur.
  • Parti kapatma davalarının sadece AK Parti'ye değil, DTP gibi başka partilere de açıldığı ancak ondan bahsedilmemesinin bir "zemin kayması" olduğu belirtilir.
  • Kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlal edilmesine neden olan Anayasa'nın başlangıç bölümündeki "milli menfaat" kavramının, derin devlet tarafından belirlenen ve tabii hukuka aykırı olan bir "iyi saatte olsunlar" kuralı olduğu iddia edilir.
  1. Toplumsal Kutuplaşma ve Uzlaşı Arayışı:
  • Türkiye'de keskinleşen bir kutuplaşma olduğu ve bu durumun daha önceki sağ-sol kutuplaşmasından farklı olarak safların daha keskin olduğu belirtilir.
  • Uzlaşma denildiğinde, iktidarın kaygıyı giderecek tedbirleri kabul etmesi ve muhalefetin ne istediğini belli etmesi, orta yolda buluşulması gerektiği ifade edilir. "%46,5 oy aldım, öyleyse her istediğimi yaparım" demenin siyaseten akılcı olmadığı belirtilir.
  • Toplumsal uzlaşmanın zemininin sürekli kaçıyor gibi görünmesine rağmen, bunun arayışının devam etmesi gerektiği ifade edilir. Kavram ve terim kargaşasının temelden çözülmesi gerektiği belirtilir.
  • İyi bir anayasa olması için önce iyinin ne olduğu hususunda anlaşılması gerektiği, ancak bu konuda bile fikir birliği olmadığı (iyi Tanrıdan mı kaynaklanır, bilimsel midir gibi) ifade edilir. Batı'da laikliğin bu şekilde anlaşılmadığı, tabii hukukun evrensel ilkeleri (insanlık onurunda eşitlik, adalet, dürüstlük) üzerinde anlaşma sağlanması gerektiği savunulur.

Devlet Krizi ve Toplumsal Yapıştırıcılar:

  • Genel olarak dünya üzerinde bir devlet krizi olduğu, Türkiye'de ise özel olarak ciddi bir problem yaratıldığı belirtilir.
  • Devlet krizi yaşandığında, halkı bir arada tutacak "yapıştırıcılara" ihtiyaç olduğu, devletin bir çatı ve örgüt olduğu, milleti tepeden yakalayan bu yapının yoksa tabanda bir çimentonun olması gerektiği ifade edilir.
  • Türk toplumunun aslında bu çimentoya sahip olduğu, ancak ideolojik çimentosu olan "Atatürkçülük"ün siyasallaştırılarak devreden çıkartıldığı, Müslümanlık çimentosunun ise ya şeriatla ya da irtica ile özdeşleştirilerek toplumun yarısının İslam'dan korkar hale geldiği, diğer yarısının ise İslam'a saldırı var diye algılar hale geldiği ve bu çimentonun da kaybedildiği savunulur.

Muhafazakârlık ve Toplumsal Değişim:

  • Muhafazakârlığın siyasal bir terimken Türkiye'de geleneksel dindarlık anlamında kullanılmaya başladığı belirtilir.
  • Türkiye'de muhafazakârlığın artıp artmadığı konusunda farklı gözlemler olduğu, bir kesimin arttığından, bir kesimin azaldığından (sekülerleşmeden, dinin içinin boşalmasından) yakındığı ifade edilir. Tesettür defilesi fenomeni bu tartışmanın bir örneği olarak verilir.
  • Aslında Türkiye'de birbirinden duvarlarla ayrılmış kesimlerin birbirine "iç içe geçme" yaşadığı, daha önce birbirini hiç görmeyen kesimlerin şimdi birbirini görünce "işgal ediliyoruz" endişesine kapıldığı savunulur. Bu endişenin yanlış ve gereksiz olduğu ancak anlamak ve diyalogla en aza indirmeye çalışmak gerektiği ifade edilir.
  • Modernleşmenin sadece kıyafetleri değiştirmek gibi anlaşılmaması gerektiği, toplumun iç içe geçmesi, köylülüğün kentlileşmesi olduğu belirtilir. Şehir elitinin geleneksel değerleri getiren insanları görünce endişelendiği anlatılır.
  • Dindarlığın hep pre-modern yaşam biçimi içine hapsedilme sorunundan bahsedilir ve bunun modern dünyaya hitap edemeyen bir dindarlığa yol açabileceği düşüncesi dile getirilir.
  • Tesettürlü bir kadının cip kullanmasının sınıfsal bir kaygı ve korkunun dillendirilmesi olduğu, bunun din ya da kitapla ilgili olmadığı, tamamen sınıfsal bir korku olduğu ifade edilir. Konya'da alkol alınabilecek yer olmaması tartışması örnek verilir ve geçmişte de Anadolu'da böyle bir yaşam tarzının yaygın olmadığı belirtilir. Türkiye'nin geriye gittiği tartışmasının maddi bir temeli olmadığı, aslında doğru olduğuna inanılan yaşam tarzının bazı bölgelerde yaygın olmamasının sorgulanması ve yanlış olduğu düşünülen yaşam tarzının çarpıtılarak anlatılması olduğu ifade edilir.
  • Farklılıkların bir arada olmasının gerilimler içerse de bir realite olduğu belirtilir. Muhafazakârlığın sınıfsal bir sorun olup olmadığı sorgulanır, giderek bir muhafazakâr sınıfın yükseldiği düşüncesi dile getirilir. Türkiye'de elit zümrelerle halktan kesimler arasında diyalog/karşılaşma sorunu olduğu, muhafazakârlığın artıyor mu tartışmasının gerilimleri tetiklediği ifade edilir. Elitlerin ideolojik müdahalesinin geleneksel halk hayatının görünürlüğünü ortadan kaldırdığı, şimdi normalleştikçe görünürlüğün artmasıyla yeni bir panik başladığı belirtilir.
  • Toplumsal değişimin sadece teknoloji ve sanayileşmeyle değil, bireyin zihniyetinde, aile yapısında, iç dünyasında da olması gerektiği düşüncesi dile getirilir. Aile yapısının değişmemesi yönünde bir çaba olsa da bunun sosyolojik olarak mümkün olmadığı, ancak Batı'daki çekirdek aileden farklı, dayanışma temelli yeni bir aile türünün ortaya çıktığı (Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın çalışmaları örnek verilir) belirtilir. Muhafazakârlığın bu değişime karşı duran bir tutum olduğu ifade edilir.
  • Türkiye'deki muhafazakârlığın (veya muhafazakârlık sanılan şeylerin) yoksulluk ve sıkıntıyla ilgili olduğu düşüncesi dile getirilir. İnsanların hayata tutunma çabasının muhafazakâr tutumları beslediği, ağır kıtlık ve savaş dönemleri yaşamış bir toplumda hayatta kalma mücadelesinin iliklere sindiği ve elde ne varsa onu muhafaza etme çabasının güçlü olduğu ifade edilir. Türkiye'de elitlerin de muhafazakâr olduğu düşüncesi dile getirilir (değişimin yeterli olduğu ve bunun korunması gerektiği düşüncesi).
  • Yeni muhafazakârlığın sadece demokratikleşmeyle değil, post-modernleşmeye (parçalayıcı) ve küreselleşmeye (yerelin küresele eklemlenmesi ve küre-yerel dönüşümler geçirmesi) bir tepki olduğu düşüncesi dile getirilir. Yerelin kendisini korumak üzere içine çekilmesi veya dışına çıkması gibi bir sorun olduğu, önümüzdeki dönemde yeni muhafazakârlaşmanın artmasına tanık olunabileceği belirtilir.

Cumhuriyetin Temel Değerleri ve Güncel Sorunlar:

  • Cumhuriyetin tarihsel olarak bir kuruluş felsefesi ve anayasalarda iz düşümleri olduğu, 1930'ların tek parti dönemi ideolojisi olarak Kemalizm'in bir kenara bırakılarak Cumhuriyetin iki önemli unsurunun çağdaş uygarlık seviyesi ve demokrasi olduğu belirtilir.
  • Çağdaş uygarlık seviyesi hedefinin AB tam üyeliğiyle önemli bir merhaleyi geride bırakacağı düşüncesi dile getirilir.
  • Cumhuriyetin demokrasi mefkûresini en mükemmel surette gerçekleştiren rejim olduğu ve Cumhuriyetin demokrasiye (halk idaresi) eşit olduğu, temel hak ve hürriyetler olmadan halk idaresinin olmayacağı vurgulanır.
  • Günümüzdeki çok kültürlü toplumlarda temel hak ve hürriyetlerin, farklı yaşam tarzlarının bir arada bulunmasını kabul etmek ve gereğini yapmak zorunda olduğu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararlarının bu konuda geniş bir birikim sağladığı belirtilir.
  • Anayasa Mahkemesinin son kararlarının (5 Haziran kararı ve 367 kararı), Cumhuriyet'in anayasa yargısının biricik kurumu olarak bağımsız ve tarafsız bir yargı organı olarak sahiplenme şansını zedelediği eleştirisi getirilir. Anayasa Mahkemesinin otoriter rejimler tarafından şeklinin değiştirildiği ve vesayetçi, güdümlü demokrasiyi korumaya yönelik bir işlev üstlendiği düşüncesi dile getirilir. Cumhuriyetin cumhuriyet olarak devam edecekse, temel hak ve hürriyetlerin dokunulmazlığına ve geliştirilmesine dayanması gerektiği savunulur.
  • Cumhuriyetin yıkılacağı gibi endişelerin yersiz olduğu, tarihte de kurucu iradenin değiştiği (Almanya, Fransa, İspanya örnekleri) ancak devletin yıkılmadığı belirtilir. Milletvekillerinin yasama gücünü kullanması gerektiği vurgulanır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin kararlarını tamamen kendi başlarına almadıkları, "tele kulak"tan duyulan rahatsızlığın bununla ilgili olduğu iması yapılır.

Medya Eleştirisi ve Din Haberciliği:

  • Medyada "tam bağımsız medya", "tam bağımsız gazetecilik"in mümkün olmadığı, ancak dünyada örneklerinin olduğu belirtilir (BBC örneği). Medyanın bağımsız olabilmesi için mülkiyetin kamuya (küçük kurumlar, belediye gibi) ait olması gerektiği ve yayın alanının mümkün olduğu kadar küçük tutulması gerektiği düşüncesi dile getirilir (mahalle radyosu/gazetesi örneği).
  • Medyanın tek seslilik halinde tek yanlı yayın yaptığı, bunun patronun emriyle mi yapıldığı sorusunu akla getirdiği belirtilir. 28 Şubat döneminde medyanın "derhal sağa bakıp hizaya geçtiği", askeri iktidara karşı kapılarını sonuna kadar açtığı ve denilenleri gazetelere yansıttığı itirafının bu durumu gösterdiği ifade edilir.
  • Medyanın normalde toplumsal talepleri yukarıya iletme ve devletin olan bitenleri aşağıya iletme görevleri olduğu, ancak Türkiye'de bu ilişkinin normal olmadığı, medyanın devletin "Ben böyle toplum istiyorum" taleplerini korku soslarıyla aşağıya boca ettiği eleştirisi getirilir. Medyanın, dini bir "korku alanı" olarak sunmasının devletle kurduğu ilişki dolayısıyla olduğu savunulur.
  • Medyanın din konusunda "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi" olduğu ve bunu çok şey biliyormuş gibi aktardığı eleştirisi getirilir. Diyanet İşleri Başkanlığından sorumlu bakanın "Medyayı din konusunda eğitelim" önerisinin tartışılması istenir. Medya kuruluşlarında din konusundan anlayan bir uzman veya din muhabiri bulundurulması uygulamasının (dünyada örnekleri var, CNN gibi) olumlu veya yapıcı bir teklif olup olmadığı sorulur.

Siyasetin Dili ve Kutuplaşma:

  • Kapatma davasının hukuki bir mesele olmaktan çıkarılıp, siyasi bir meydan meselesi haline getirildiği eleştirisi getirilir. Başbakanın davayı, ona sebep olanları, onu açanları suçlayan bir mantıkla açıklamalar yapmasının siyasi hayatta tartışmanın doğru bir noktaya varmasını zorlaştırdığı savunulur.
  • Hukukun bir kurallar dizini olduğu ve herkesin ona uymak zorunda olduğu, eğer Başbakanın davayı günlük politika malzemesi olarak kullandığı takdirde içinden çıkılmasının mümkün olmadığı belirtilir.
  • "Yönetemeyen, yönetemedikçe cebir kullanan bir iktidar anlayışı" eleştirisi getirilir. 1 Mayıs olayları bu eleştiriye örnek olarak verilir. İktidarın güvenlik mülahazalarını öne sürerek (altını doldurmadan) 1 Mayıs'la sembolik bir kavga içine girdiği, bakanların ve valinin açıklamalarının bu durumu gösterdiği ifade edilir. Yönetememenin sadece kuralları uygulamak değil, diyalog yoluyla kurallara uyulmasını sağlamak olduğu belirtilir. Hükümetin bunu yapamadığı, bu yüzden 1 Mayıs'ta sokakta "rezalet ve utanç tablosu" yaşandığı savunulur (gençlerin ayağına basan polisler, havada uçuşan coplar, yaşlı insanlara atılan bombalar).
  • Akılda kalan resmin kontrolsüz, denetimsiz, cop kullanan bir polis devleti görüntüsü olduğu ve bunun siyasi iktidarın zihniyetini (diyaloga kapalı, yasakçı, kuralcı bakış) gösterdiği belirtilir.
  • AK Parti'nin kendisini aşarak, inanamasa bile belli bir kesimle ittifak kurmak, özgürlük alanını açmak, demokratik bir kuşak oluşturmak için 1 Mayıs'ı bayram yapması ve Taksim Meydanı'nda gösteriye izin vermesi gerektiği savunulur. Bunları yapamayan, dayatan bir hükümet görüntüsü olduğu ifade edilir.

Uzlaşı Zemini ve İyi Kavramı:

  • Uzlaşı zemininin nerede aranması gerektiği sorusu sorulur.
  • Öncelikle "iyi"nin ne olduğu hususunda anlaşılması gerektiği, bu konuda felsefi bir tartışmaya girilmesi gerektiği belirtilir. İyi kavramının kaynağı (Tanrıdan mı kaynaklanır gibi) konusundaki farklı yaklaşımların anlaşmazlığa yol açtığı ifade edilir.
  • Batı'da laiklik anlayışının Türkiye'deki gibi olmadığı, "Ya orman kanununa yahut da Kitab-ı Mukaddese" afişi örneği verilerek, evrensel tabii hukuk ilkeleri üzerinde anlaşma sağlanması gerektiği savunulur. Bu ilkelerde pazarlık olmayacağı, "bir miktarlık uyalım, uymuş gibi yapalım" olmayacağı belirtilir.

Bu brifing belgesi, sağlanan metinlerin ana temalarını ve önemli fikirlerini özetlemekte ve her bir tema altında ilgili metinden alıntılar ve yorumlar sunmaktadır. Metinlerin çok çeşitli konuları ele alması ve farklı görüşleri içermesi, Türkiye'deki karmaşık toplumsal ve siyasi dinamikleri yansıtmaktadır.