Kaynaklar, Roger Garaudy'nin "Amerikan Efsanesi: ABD'nin Dünyayı Yönetme Felsefesi" adlı kitabından alıntılar ile çevirmen Cemal Aydın'ın ve yazarın eklediği notları sunmaktadır. Bu metinler, Garaudy'nin kapsamlı eleştirisini ortaya koyarak, Amerikan emperyalizmini, ekonomik ve kültürel hegemonyasını incelemektedir. Kitap, ABD'nin küresel siyasetteki rolünü, tarihsel, dini ve ekonomik mitlerini sorgulayarak, özellikle 11 Eylül olaylarına ilişkin alternatif bir bakış açısı ve Amerikan "anti-terör" politikalarının ardındaki motivasyonları tartışmaktadır. Ayrıca, yazarın siyonizm eleştirileri ve kişisel yaşamındaki mücadelelerine yer verilmekle birlikte, kendisi hakkında yazılan tezler ve Türkçe'ye çevrilen eserleri de liste halinde sunulmaktadır.
Bu belge, Fransız düşünür Roger Garaudy'nin "Amerikan Efsanesi: ABD'nin Dünyayı Yönetme Felsefesi" başlıklı eserinden alıntılar sunmaktadır. Metin, Garaudy'nin yaşamına ve eserlerine kısa bir girişle başlar, ardından kitabın yapısı, temel argümanları ve Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel hegemonyasına yönelik eleştirileri detaylandırılır. Odak noktası, Amerika'nın kendisini "seçilmiş bir halk" olarak görme inancı, ekonomik ve askeri gücünü yayma yöntemleri ve 11 Eylül olayları gibi kritik meselelere bakışıdır. Kitap, kapitalizmin yıkıcı etkilerini, medyanın rolünü ve uluslararası ilişkilerdeki güç dengesizliklerini sorgularken, Garaudy'nin siyonizme ve küreselleşmeye karşı duruşunu da vurgular.
Amerikan Efsanesi: Temalar ve Eleştirel Analiz
Bu brifing, Roger Garaudy'nin "Roger_Garaudy_Amerikan_Efsanesi_Türk_Edabıyatı_Vakfı_Yayınları.pdf" adlı eserinden alıntılar yaparak, Amerika Birleşik Devletleri'nin temel kuruluş mitlerini, ekonomik ve siyasi sistemini, dış politikasını ve bunun küresel etkilerini eleştirel bir bakış açısıyla incelemektedir. Yazar, Amerikan sisteminin temel çelişkilerini, yol açtığı eşitsizlikleri ve insanlığa yönelik potansiyel tehditleri vurgulamaktadır.
Ana Temalar ve Önemli Fikirler/Gerçekler:
1. "Seçilmiş Halk" Miti ve Emperyalist Haklılaştırma:
Amerikan siyasetinin ilk ve en kanlı efsanesi, "bizler seçilmiş halkız" inancıdır. Bu mit, Amerika'nın kuruluşundan itibaren derinlemesine yerleşmiş ve John Adams'ın 1765'te "Ben Amerika'nın kuruluşunu, insanlığın hala köleliğe mahkum durumda bulunan kısmını hürriyete kavuşturmak ve aydınlatmak üzere tasarlanmış, bir ilahi inayetin eseri olarak göregelmişimdir" sözleriyle pekiştirilmiştir. Herman Melville ise 19. yüzyılda "Biz Amerikalılar, özel bir halkız, seçkin bir halkız, zamanımızın İsrailoğullarıyız; hürriyetlerin (kutsal) sandığını bizler taşıyoruz" diyerek bu inancı vurgulamıştır.
Ancak yazar, bu efsanenin ırklar arasında bir hiyerarşi kurarak "bütün milliyetçi ve sömürgeci zulümleri mazur göstermeye yaradığını" belirtir. Bu mit, Amerika'nın kendini uluslararası hukukun (BM kararları gibi) üzerinde görmesine neden olur. Rousseau'nun buna tepkisi nettir: "O halde sizin ilahınız bizim Allahımız değildir, diyeceğim ben o çömezlere. Zira kendisine tek bir halkı seçmekle işe başlayan bir ilah, bütün insanların Allahı olamaz."
2. Hamilton Dogması: Piyasa Tek Tanrıcılığı ve Yolsuzluk:
Amerikancılığın ikinci esası, bağımsızlık bildirisi ve Alexander Hamilton'ın yorumlarından doğar. Adam Smith'in bir müridi olan Hamilton, mülkiyetin "kutsal" bir hak olduğunu ve "görünmez el" tarafından yönlendirilen kişisel menfaatlerin piyasada "genel menfaate" dönüştüğünü savunmuştur. Garaudy'ye göre Hamilton, piyasayı "sosyal münasebetlerin tek düzenleyicisi" olarak görmüştür.
Hamilton, devletin rolünü Smith'ten farklı olarak, en rekabetçi teşebbüsleri desteklemek ve vergilerini hafifletmek olarak tanımlamıştır. Yazar, Hamilton doktrininin en dikkat çeken özelliklerinden birinin "sistemin motor unsuru olarak rüşvetçiliğe/yolsuzluğa (corruption) üstün bir yer vermesi" olduğunu vurgular. Zira rüşvetçilik, kişisel çıkar arayışında önemli bir tahriktir.
3. Başarı, Zenginlik ve Ahlaki Davranış Olarak Kapitalizm:
Sistemin temelinde, ilahi seçimin işaretinin başarı ve zafer, yani zenginlik olduğuna dair kesin bir inanç yatar. Bu anlayışa göre, zenginliğe ulaşmak için kullanılan "vasıtaların" önemi yoktur. Sosyal eşitsizlikler, en güçlülerin en zayıfları ezmesi için "serbest mübadeleyi" en etkili kural haline getirir. John Rockefeller'ın "Bana bu serveti Allah vermiştir... Para kazanma gücü Allah'ın bir lütfudur..." sözleri bu durumu özetler.
Yazar, Schlesinger'in ifadesiyle, ticarette başarının "ahlaki bir davranış" olduğu ve "kazananların", özellikle en fazla kazananların sistemde "takdis edilmeseler bile taltif edilmeleri gerektiği" sonucuna varıldığını belirtir. Luttwak'ın "Turbo Kapitalizm" eserinden alıntılarla, zenginleşme yeteneği neredeyse "azizlikle sınırdadır" ve yoksulluktan kurtulamama yeteneksizliğinde "inatçı bir günah kokusu" vardır.
4. Gayesiz Bir Sistem ve Kültürel Erozyon:
ABD'nin başlangıcından itibaren "sırf ekonomik ve teknolojik rasyonaliteye göre düzenlenmiş bir örgütlenme" olduğu ifade edilir. Ferdi bu sisteme "üretici veya tüketici, tarla açıcı ve spekülatör, toprağı, petrolü veya altını sahiplenmede bütün diğer insanlara rakip soyguncu" olarak katılır. Nihai gaye ve hayatın anlamı üzerine düşünmeye sistemde kesinlikle yer yoktur.
Sistemin "güç ve zenginliğin ötesinde asıl o gaye yokluğu" sadece temel bir özelliği değil, aynı zamanda varlığını sürdürebilmesinin de bir şartıdır. Luttwak'tan alıntıyla, "Kişinin tabiiliğinin kaybı bir bakıma kastidir. Şuurun kasıtlı olarak uyurgezer bir yaşantıya terk edilmesi, geriye kalan tek tercihtir." Sanat, edebiyat ve spor gibi alanlar bile "ödeme yapabilecek bir halkın veya sponsorların dikkatini çekmek... karı azamiye yükseltecek bir gösteri olmak zorundadır."
5. Irkçılık ve Çelişik İnsan Hakları İddiaları:
Sistemin temel çelişkisi, "Beyaz ırk" lehinde soyut evrensellik ilanları yaparken, Kızılderilileri veya siyahileri reddetmesidir. 1790 sayımlarına göre, "her türlü medeni haklardan dışlanmış" siyahi köleler nüfusun %17'sini oluşturuyordu. Bağımsızlık Bildirisi'nin "Bütün insanların eşit haklara sahip" olduğunu ilan etmesine rağmen, kölelik bir asırdan fazla sürmüş ve günümüze kadar siyahlara karşı ayrımcılık devam etmiştir. Yazar, günümüzde "insan haklarını savunma" adına çocukların ve sivillerin katliamının devam ettiğini belirtir.
6. Ekonomik Krizler ve "New Deal" Eleştirisi:
1929 ekonomik buhranı, Amerikan sisteminin ilk büyük başarısızlığı olarak sunulur ve "Amerika ile birlikte dünyayı da iflasa sürüklediği" belirtilir. Bu kriz, Hamilton dogmasının, yani "fertlerin menfaatlerinin toplamının umumun menfaatini sağlayacağı" inancının yanlışlığını ortaya koymuştur. Yazar, bunun "bir cangıl meydana getir[diğini] ve bu cangılda rekabet halindeki özel çıkarlar sonu gelmez bir şekilde birbirleriyle habire çarpış[tığını]" savunur.
Roosevelt'in "New Deal"ı, sistemi esasen tartışma konusu yapmaksızın "birkaç reformla onun sertliğini törpüle[miştir]." Ancak bu, "çok kısmi bir çözüm" olarak değerlendirilir, zira 1937'de yeniden ekonomik durgunluk yaşanmıştır.
7. Dünya Savaşları ve Marshall Planı'nın Gerçek Amacı:
Yazar, İkinci Dünya Savaşı'nın Amerika'yı dünyanın bir numaralı gücü yaptığını ve Marshall Planı'nın "yardımlaşma" ve "cömertlik"ten ziyade Amerikan ürünlerini tüketmesi için Avrupa'yı borçlandırma amacı taşıdığını iddia eder. Planın siyasi şartları katıydı: "Batı hükumetlerinden komünistlerin bertaraf edilmesi şartı vardı." Bu durum, Fransa, İtalya ve Belçika'da komünist bakanların hükümetten atılmasıyla hemen kendini göstermiştir.
Georges Kennan'ın 1948 tarihli "Policy Planning Studies" belgesinden alıntı yaparak, ABD'nin dünya servetinin yaklaşık %50'sine, nüfusun ise %6.3'üne sahip olduğunu ve "bu eşitsizlik vaziyetini devam ettirmemize imkan verecek ilişkiler sistemini geliştirmemiz" gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Kennan, "Başkalarını düşünmek ve dünya çapında hayırsever davranmak lüksünü bugün kendimizden uzak tutmalıyız" diyerek ABD dış politikasının pragmatist ve çıkar odaklı olduğunu gözler önüne serer.
8. IMF ve Dünya Bankası: Yeni Sömürgecilik Araçları:
Yazar, IMF ve Dünya Bankası'nı "Amerikan menfaatlerini korumak, dünya ülkelerinin pazarlarını Amerika'nın büyük firmalarına açmak ve Amerikan çıkarı için yapılması gerekenleri kredi verdikleri ülkelere zorla kabul ettirmekle yükümlü iki korkunç ahtapot" olarak tanımlar. Bu kurumlar, "Batı sömürgeciliğinin yeni emperyalist ve sömürgeci silahlarıdır." Dayattıkları ekonomik modeller (özelleştirme, sosyal yardımları azaltma, ücretleri düşürme vb.) yoksulluğu artırır ve ülkelerin egemenliğini kısıtlar.
9. Tek Kutuplu Dünya Düzeni ve Askeri Agresyon:
Pentagon'un 1992 tarihli bir raporundan alıntıyla, ABD'nin Soğuk Savaş sonrası misyonunun "Batı Avrupa'da, Asya'da veya Bağımsız Toplumlar arasında hiçbir rakip süper gücün çıkmasına meydan vermemeyi garanti altına almak" olduğu belirtilir. Bu, "dünya düzeninin nihayet ABD tarafından desteklendiği hissi"nin önemi üzerine kuruludur ve "ABD'nin üstünlüğüne meydan okumaktan caydırmak için yeterli bir askeri kuvvetin" bulunması gerektiğini vurgular. NATO'nun da Amerikan hegemonyasının bir aracı olduğu ifade edilir.
Yazar, ABD'nin askeri müdahalelerinin (Körfez Savaşı gibi) ardındaki gerçek motivasyonun demokrasi veya insan hakları değil, "hayati menfaatler" olduğunu Nixon'ın sözleriyle destekler: "Biz oraya demokrasiyi müdafaa etmek için gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir... Biz oraya gidiyoruz ve bizim oraya gitmemiz lazım, zira bizim hayati menfaatlerimize dokunulmasına müsaade etmeyiz."
10. Küreselleşme, Turbo Kapitalizm ve Sosyal Yıkım:
Küreselleşme, "vahşi liberalizmin bu son şartının hedefi, yatırımın bütün engellerini yerle bir ederek bütün dünyada pazarın mutlak monarşisini kurmaktır." Bu, çok uluslu şirketlere milli yatırımcılarla aynı hakları, hatta işten atma, çevre yasalarını çiğneme gibi serbestlikleri tanımayı içerir. OECD'nin "eşitsizliklerin derinleşmesi"ni "iktisat mantığının tavsiye ettiği şey" olarak görmesi, sistemin sosyal etkilerine dair çarpıcı bir tespittir.
Turbo kapitalizm, "toplumların hep kazanan çok küçük bir azınlık, az çok geçimi iyi veya fakir bir kaybedenler kitlesi ile artık kanunlara riayet etmeyen asiler arasında bölünüp parçalanmasına sebebiyet verir." Yazar, suç oranlarındaki artışı ve uyuşturucu ticaretini, bu sistemin yarattığı işsizlik ve umutsuzlukla ilişkilendirir. Suç işlemenin bile "rasyonel bir seçim" olarak görülebileceği bir noktaya gelindiği iddia edilir.
11. 11 Eylül Saldırıları ve Komplo Teorisi:
Yazar, 11 Eylül saldırılarının Bin Ladin yorumunu "tutarsız ve savunulamaz" bulur. Amerikan yolcu uçağı pilotları ve askeri pilotların katılımıyla hazırlanan bir rapordan alıntıyla, uçakların uzaktan kumandayla yönlendirildiği ("Awacs uçağından uzaktan kumanda ile her şey eş zamanlı bir şekilde yürütülmüş, raporun ifadesiyle 'koreografisi' yapılmıştı") ve bunun "hükumet, ordu ve emniyet teşkilatının çok yüksek düzeyde suça iştirak ettiğini" gösterdiğini iddia eder. Bu, "halkı kabule mecbur etmek için düzenledikleri böylesi bir provokasyonu" (CIA, yüksek rütbeli askerler ve siyasi yöneticiler tarafından) olarak sunulur. Amaç, "daha saldırgan bir savaş için çok daha kapsamlı bir seferberliğin gerekliliğini herkese ispat etmek"ti.
12. Direniş ve Çözüm Önerileri:
Yazar, "Amerikancılık"ın "hem kendi içimizde, hem de ülkelerimiz içinde mücadele etmemiz gereken bir hastalıktır" der. Şiddet ve terörün etkili bir çare olmadığını, aksine sistemin "ekonomik konjonktürü devam ettirebilmek için bir savaşa ihtiyaç duyduğunu" belirtir. Ancak silahlı direnişi mahkum etmez; Filistinlilerin intifadasını "insan maliyetine rağmen" bir örnek olarak gösterir.
Yazarın çözüm önerileri arasında şunlar yer alır:
- ABD'den hiçbir silah alım sözleşmesini kabul etmemek.
- IMF ve Dünya Bankası gibi "dünyayı ahtapotun kolları gibi sarmış olan kuruluşlardan hükumetin çekilmesini açık ve net bir şekilde istemek."
- Gelişme modellerinin Batı'dan ithal edilmemesi, aksine "milletin tarihinin, kültürünün orijinal yolu içinde hakiki insani gelişmesini gerçekleştirecek nitelikte" olması.
- "Tek bir metropolün hizmetine sunulmuş yeni bir sömürgecilik şekli olan 'imparatorlukvari' bir küreselleşmeye" karşı çıkmak ve "medeniyetlerin birbirlerini döllemesiyle ortaya çıkacak ahenkli bir evrenselliğe" ulaşmak.
- NATO, IMF, Europol gibi uluslararası kuruluşlarla bağları koparmak.
- "En zayıfların ortadan kaldırılmalarını ihtiva eden yeni sosyal Darvincilik adına tabiatın bitirilmesi ve kirletilmesi, erkek ve kadınların yoksullaştırılması ve imha edilmesi, insanoğlunun kokuşturulması ve dışlanması yüzünden 21. yüzyılda bizi yeryüzü çapında bir intihara sürükleyecek olan geçici dünya efendilerini engellemek."
13. Küresel Çöküş ve Alternatif Perspektif:
Garaudy, Batı'nın "iflâsa", hatta "yakın bir iflâsa" gittiğini savunur. Dünya kaynaklarının %76'sının Üçüncü Dünya ülkelerinde bulunmasına rağmen, her yıl 30 milyon kişinin (15 milyonu çocuk) açlıktan öldüğünü belirtir. Bu durum, "Batı'nın gelişme sistemi, Üçüncü Dünya ülkelerine her iki günde bir Hiroşima'ya mal olmaktadır" yorumuna yol açar. Buzulların erimesi gibi çevresel felaketlere de dikkat çekerek, bu gidişatın torunlarımızın geleceğini tehdit ettiğini belirtir.
Yazar, Batı'daki intihar oranlarının yüksekliğini ve gençlerin suç işlemeye yönelmesini, hayatlarına bir anlam bulamamaları ve adaletsiz bir dünyada güçlünün kazandığını görmeleriyle açıklar. Eğitim, edebiyat ve sanat gibi alanlardaki çöküşü de Batı'nın genel düşüşünün bir parçası olarak görür.
14. Siyonizm ve Hitler ile İlişkisi İddiaları:
Garaudy, "İsrail, Mitler ve Terör" kitabının siyonistler tarafından mahkum edilmesine yol açtığını belirtir. Siyonizmi Yahudilik'ten farklı siyasi bir hareket olarak tanımlar. Hitler'in Yahudilerin %5'i olan siyonistlerle ittifak kurduğunu ve diğer Yahudileri katlettiğini iddia eder. Hatta Hitler'in 1944'e kadar siyonistlerle ekonomik anlaşmalarını sürdürdüğünü ve 1 milyon Yahudi esiri karşılığında 10 bin kamyon teklif ettiğini öne sürer. Bu iddialar, siyonizmin Yahudilikten ayrı bir siyasi hareket olduğunu ve soykırımın farklı bir boyutu olduğunu ima eder.
15. İnsan Haklarının İkiyüzlülüğü ve Gerçek Anlamı:
Yazar, insan hakları söyleminin içi boş olduğunu savunur: "İşsizsiniz, fakat bir Rolls-royce alma hakkınız var. Haklar eşit. Herkese olduğu gibi bir milyardere de ekmek çalması yasak. İnsan hakları denilen şeyler işte bunlar!" Garaudy, Jean-Jacques Rousseau'dan ilhamla, "Milli, dini, etnik herhangi bir topluluk, ancak insanın evrensel yararına hizmet ettiği ölçüde faaliyet gösterebilir" şeklinde yeni bir insan hakları yemini önerir.
16. Terörizm Tanımı ve ABD Politikaları:
Garaudy, Amerikan askeri el kitaplarındaki terörizm tanımının "şiddetin, şiddet tehdidinin, korkutmanın, zorlama veya korkunun siyasi veya dini maksatlarla düşünülüp taşınılmış olarak kullanılması" olduğunu belirtir ve bu tanımın "Amerika Birleşik Devletleri'nin düşük yoğunluklu savaş adını verdiği ve bu tür bir uygulamayı da üstlendiği şeyle tamı tamına çakıştığını" ifade eder. 1987'de BM Genel Kurulu'nda terörizme karşı bir kararda ABD ve İsrail'in "sömürgeci bir rejime veya askeri bir işgale karşı halkların mücadele etme hakkının tartışma konusu olamayacağına işaret eden bir paragrafı yüzünden" karşı oy kullanmalarına dikkat çeker.
Sonuç:
Roger Garaudy, "Amerikan Efsanesi"nde Amerika Birleşik Devletleri'ni, kuruluş mitlerinden güncel dış politikalarına kadar derinlemesine eleştirel bir mercek altına almaktadır. Kitap, ABD'nin kendisini "seçilmiş halk" olarak görmesinin, piyasa odaklı kapitalizminin, emperyalist hırslarının ve küresel sistem üzerindeki etkisinin insanlık ve gezegen için yıkıcı sonuçlar doğurduğunu savunmaktadır. Yazar, bu sisteme karşı şiddet dışı bir direniş ve kültürel, ekonomik ve siyasi bağımsızlığa dayalı alternatif bir küresel düzen çağrısı yapmaktadır. Yazarın 11 Eylül'e dair komplo teorisi niteliğindeki iddiaları ve siyonizm hakkındaki görüşleri de dikkat çekicidir. Kitap, "tek bir metropolün hizmetine sunulmuş yeni bir sömürgecilik şekli olan 'imparatorlukvari' bir küreselleşmeye" karşı "medeniyetlerin birbirlerini döllemesiyle ortaya çıkacak ahenkli bir evrenselliği" savunmaktadır.